Çözüm sürecini Erdoğan mı tıkıyor?

24.04.2026 medyascope.tv

24 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Bazı izleyiciler benden bıktı çözüm süreci konuştuğum için ama ben bıkmadım, bıkacağa da benzemiyorum ki dün 23 Nisan'da Meclis'te esas gündemin bu olduğunu bir kere daha gördük. Özellikle resepsiyonda liderlere, değişik partilerin liderlerine gazeteciler esas olarak bu soruyu sordular ve aslında tartışmayı daha önce resepsiyondan önce yapılan konuşmalarda DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'ın sözleri bir anlamda belirledi. Ne demişti Tuncer Bakırhan? "Sayın Cumhurbaşkanı, barış şimdi ona vurulacak mührü bekliyor. İktidar olarak sorumluluk sizdedir. Millet hazırdır, Türkiye hazırdır, tarih hazırdır. Şimdi barışı kurmanın tam zamanıdır." Mühür meselesini Özgür Özel'e sordular resepsiyonda. O da dedi ki; "Erdoğan'ın demokratik adımları atmayıp iş en son sultan ve mühür benzetmesine kaldığına göre Erdoğan'ın bir işi yapması için illa padişah benzetmesi gerekiyorsa rejimle ilgili endişelerimiz boşa değil demektir." Bu arada Erdoğan'a sordular, "Ne oluyor süreç?" diye. Önce "Hangi süreç?" dedi. Sonra kendisine "terörsüz Türkiye süreci" deyince o klasik AKP sloganını tekrarladı: "Durmak yok, yola devam." dedi. Bahçeli'ye de bunu sordular. Bahçeli görevin Meclis'te olduğunu söyledi. Numan Kurtulmuş'a sordular. Numan Kurtulmuş, kritik eşiğin örgütün silah bıraktığının tescil edilmesi olduğunu söyledi.
Şu haliyle baktığımız zaman açıkçası görünen sorumluluk Erdoğan'da. Erdoğan bu olayı tıkıyor gibi bir görüntü var. Mühür onda, tamam öyle ama benim gördüğüm kadarıyla kısmen Bahçeli ki Bahçeli de son dönemde süreçle ilgili vurgularının dozunu azalttı fark ettiyseniz, en azından ben öyle okuyorum. Hiç kimse topa girmek istemiyor. Bence Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş'un üzerinde büyük sorumluluklar var. Numan Kurtulmuş'un bunları tam yerine getirdiğini düşünmüyorum. Bunda tabii ki Erdoğan'dan işaret alıp almamasının da etkisi vardır fakat bugüne kadar gelmiş sürecin artık bu yerden sonra, rapor da hazırlandıktan sonra, komisyon da hazırlandıktan sonra yasaların çıkmaması için hiçbir gerekçe yok. Herkes dediğim gibi topu birbirine atıyor. Burada birçok husus var. Neden tıkandı? Birincisi tabii ki Erdoğan. Erdoğan bunun birinci derecede sorumlusu. Erdoğan olayın siyasi yönünü yani siyasi sonuçlarını çok önemsiyor. Girilecek bir sonraki seçimde bu sürecin nasıl bir etki yapacağını ya kestiremiyor ya da kestirdiği için tutuk davranıyor. Çünkü örgüt üyelerinin, yurt dışındakilerin bir şekilde Türkiye'ye gelmesi, bir şekilde affedilmeleri, cezaevlerindekilerin çıkması falan gibi çok önemli gelişmelerin yaşanması gerekiyor. Bunlar Kürt olmayan seçmende iktidara yönelik birtakım sonuçlara yol açabilir. Birinci hususun bu olduğunu düşünüyorum, esas belirleyici olan hususun bu olduğunu düşünüyorum. MHP nedense bundan çok fazla endişe etmiyor, onu şimdilik bir yere koyalım. Cumhuriyet Halk Partisi de bu olayın siyaseten Erdoğan'ın aleyhine yazması beklentisi içerisinde ama bir diğer yandan da süreci tek başına iktidara bırakmak istemiyor; komisyona girmesi bu anlamda önemliydi.
Olayın bence tıkanmasının bir diğer nedeni, hâlâ güven ortamı oluşmuş değil taraflar arasında. Devletle örgüt arasında, devletle Öcalan arasında hâlâ sorunlar var. En son Medyascope'ta yayınladığımız şubat başındaki görüşmede, görüşme notlarında Öcalan bunu çok ciddi bir şekilde vurguluyordu. Sonra tabii birtakım şeyler değişmiş olabilir. 27 Mart'ta özellikle beş saatlik bir toplantı yapıldığını biliyoruz, heyet halinde devletin katıldığı söyleniyor. Orada birtakım gelişmeler olmuş olabilir fakat burada temel husus, hep vurguladığımız gibi, Öcalan'ın statüsü meselesi. Öcalan kendisine bir statü istiyor, devlet, özellikle Erdoğan bunu vermekten, aleni bir şekilde tanımlamaktan çekiniyor çünkü güvenmiyor. Bir diğer husus silahların bırakılmasının tescillenmesi, teyit edilmesi meselesi. Orada da devlet örgüte güvenmiyor, silahların bir şekilde bırakılmadığını düşünüyor ki şu ana kadar yapılanlar genellikle sembolikti. Şu haliyle bugüne kadar silahların toplu halde bir yerlere teslim edilmesine falan tanık olmadık ama Öcalan da diyor ki "Biz adımları attık, bizden beklenenleri yerine getirdik. Artık sıra devlette." Çünkü devlete de örgüt güvenmiyor yani o silahları elindeki bir güç olarak görüyor. Sembolik olarak silah yakma oldu, ülkeden güçlerini çekme oldu filan ama hâlâ özellikle Kandil'de çok ciddi bir gücünü muhafaza ediyor; İran'da ve Suriye'de de çok ciddi bir şekilde örgütlülüğü, silahlı örgütlülüğü var. Burada da esas sorun tarafların birbirlerine güvenmemesi.
Ama bir diğer sorun da bölgesel gelişmeler. Bölgesel gelişmeler her iki tarafı da çok ciddi şekilde birinci derecede etkiliyor. Özellikle siyasi iktidar bu İran savaşı ile beraber İran Savaşı'nın gidişatına bağlı olarak Kürtlerin bölgede, başta İran'da ama sonra diğer yerlerde de etkili olması ve ABD-İsrail çizgisinde yer almasından endişe ediyor. Bunu özellikle ilk günlerde gördük; İran'da Kürtlerin CIA tarafından silahlandırıldığını ve kara savaşına girişeceklerini söylediğinde Amerikan medyası ortalık bayağı bir karışmıştı. Sonra bu projenin en azından şimdilik rafa kaldırıldığı söylendi. Bu bölgesel gelişmeleri, Öcalan'ın notlarında görüyoruz, Öcalan bunları çok ciddi bir şekilde vurguluyor. İsrail'i çok ciddi bir şekilde vurguluyor ve bu vurgular İsrail karşıtı bir pozisyonda ama sözlerinde hep yüzde yüz bir karşıtlık görmüyoruz. Yani İsrail karşıtı bir pozisyon alıyor ve devlete diyor ki "Gelin beraber bu işi yapalım." Ama hep bir yerde bir ihtimal olarak onu da tutuyorlar. Dolayısıyla bu güvensizlik çok ciddi bir şekilde sürecin yürümesini engelliyor ve sonunda iş dönüp dolaşıp Erdoğan'a tek başına havale ediliyor. Bu, tabii ki Erdoğan'ın karar vermesiyle olacak bir şey. Erdoğan'ın işareti vermesiyle yasal düzenlemeler olacak ama Erdoğan'ın o kararı vermesini gerekli kılacak siyasi adımları ve birtakım pratik adımları diğer siyasetçilerin ama özellikle de Kürt hareketinin atması gerekiyor. Çok yakından takip ediyorum, özellikle Kandil'den ve Avrupa'dan yapılan açıklamalarda örgütün değişik kesimlerdeki sözcülerinde çok yapıcı bir dil var; onu özellikle vurgulamak istiyorum. Çok yapıcı bir dil var ve hep aynı vurgu var: Öcalan'ın statüsü, devletin adım atması. Ve şu ana kadar tehdit diline başvurmadıklarını görüyorum, bu çok önemli, özellikle vurgulamak lazım. Çünkü Kandil'den özellikle gelen açıklamalarda genellikle "Öyle olmazsa biz de..." diye cümleler olurdu, artık o cümleler yok.
Son olarak sürecin tıkanmasının bence en kritik hususlarından birisi de DEM Parti'nin ya da Kürt siyasi hareketinin CHP ile ilişkisi meselesi. Pervin Buldan'ın T24'e verdiği söyleşide Öcalan'a atfen söylediği CHP'ye yapılanlardan duyulan rahatsızlık meselesinin iktidarda çok ciddi rahatsızlık yarattığını biliyorum. Bunu bir şekilde Ömer Çelik dile getirdi ve anladığım kadarıyla o açıklamanın sonrasında iktidarla DEM Parti arasında ve Kürt hareketi arasında diyelim, ilişkilerde bir hasar oluştu. Bunun değişik dillendirilmelerini gördük. Daha önce bir yayında da söylediğim gibi iki arada bir derede kalmış olması işte bu olayın tıkanmasının da bir başka nedeni. İktidar istiyor ki DEM, CHP'ye sırtını dönsün, hep bizimle beraber olsun. CHP'ye karşı operasyonlar ki aynen devam ediyor, daha da sertleşerek devam ediyor; bunlarla ilgili herhangi bir tavır almasınlar. Çünkü şu haliyle gördüğüm kadarıyla iktidarın kafasında şöyle bir şey var: CHP operasyonlarını iyice arttırıp öte yandan süreçle ilgili birtakım adımlar atmak, ikisini birlikte yapmak istiyor. Bunu yaparken de CHP'nin yalnız kalmasını istiyor. CHP'ye herhangi bir desteğin toplumdan ve siyasi partilerden gelmesi iktidarın asla istemeyeceği bir şey. Özellikle de Kürt hareketinin böyle bir desteği ya da yakınlaşmayı hayata geçirmesi halinde iktidar da elindeki süreç silahını kullanıyor. Yani burada iktidarın beklediği, dayattığı şu: "Siz CHP ile olan meseleye karışmayın. Dediklerinizi yavaş yavaş yapacağız, acele de etmeyin." Ve burada da Kürt hareketi açıkçası bocalıyor ve CHP de bu tıkanıklığı aşacak birtakım formüller gerçekleştirme imkânına çok da fazla sahip değil. Çünkü CHP'nin esas olarak kendi sorunları var, iktidardan gelen saldırılara karşı direnebilme sorunu var.
Bugünün ithafına gelelim; bir büyük sanatçıya, sanatçı, oyuncu, öyle diyelim. Aslında şöyle oldu, ben bu yayını Sean Penn'e ithaf etmek istedim ama sonra dedim ki yok, onun yerine onun eski karısı Robin Wright'a ithaf edeyim. Sean Penn'i çok biliyoruz, Robin Wright nedense oyuncu olarak çok bildiğimiz ama popülarite olarak Sean Penn kadar olmayan birisi ama çok başarılı bir oyuncu, çok iş yapıyor. Bir de piyasada iş yapan bir oyuncu, değişik ödülleri var. Özellikle televizyonda oynadığı ya da Netflix'teki dizilerde oynadığı şeylerle bayağı bir ödül almış. Bunların en çarpıcısı tabii ki ‘‘House of Cards’’. Bir Amerikan dizisi, Beyaz Saray'da. Biliyorsunuz o eşiydi, başkanın eşiydi. Ama başkan ne oldu? Adı neydi onun? Kevin Spacey, cinsel taciz suçlamasıyla diziden çıkartılınca, Frank Underwood ölünce, eşi Claire Underwood (Robin Wright) dizinin son sezonunda başrole geçti ve olağanüstü etkili oldu o son bölüm. Onu özellikle izleyenler, benim gibi ‘‘House of Cards’’ meraklıları herhalde çok iyi görmüştür. Bir diğer ilk dikkat çeken filmlerinden birisi meşhur Tom Hanks'le oynadığı ‘‘Forrest Gump’’, onu da özellikle vurgulayalım. Modellikle başlamış çok erken yaşta, sonra televizyon dizileriyle gitmiş, Amerika'da gündüz kuşağı dizilerinde oynayarak gitmiş ama sonra adım adım sinemada çok büyük çıkışlar yakalamış ve kendisi de yönetmenlik yapıyor. Önce kısa metrajlı bir film, sonra uzun metrajlı film, sonra bazı dizilerin bazı bölümlerini, mesela ben onu bilmiyordum, bir ara çok merakla izlediğim ‘‘Ozark’’ın bazı bölümlerini de o yönetmiş. Robin Wright, Sean Penn ile ilk dikkat çekmişti, iki çocukları olmuş diye biliyorum. Oynamaya, yönetmeye ve başarılara imza atmaya devam ediyor. Bu artık yaşını almış hali diyelim ama hâlâ çok genç ve çok güzel bir kadın olarak karşımızda. Ama her şeyin ötesinde filmleri seyrederken, onu izlerken insan "Ne kadar akıllı bir kadın." diye içinden geçiriyor; en azından ben öyle diyorum. Bu sadece senaryodan kaynaklanmıyor; verdiği böyle bir şey var bende en azından, bilmiyorum siz ne dersiniz. Robin Wright'ı izlemeye, alkışlamaya devam edeceğiz. Bir gün Sean Penn'e de yine buradan selamlarımızı iletiriz. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
24.04.2026 Çözüm sürecini Erdoğan mı tıkıyor?
22.04.2026 Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz?
21.04.2026 CHP “darbe mekaniği”ne karşı ne yapabilir?
20.04.2026 İsrail ve destekçileri Türkiye’yi hedef göstermeye devam ediyor
19.04.2026 Mansur Yavaş’ın “topluca bir karar almamız gerekiyor” çağrısının anlam ve önemi
18.04.2026 Gülistan, Rojin, Rabia, Nadira, Burak ve diğerleri
17.04.2026 Okul saldırıları: Tabii ki siyasi
16.04.2026 Kindar nesil
16.04.2026 Orhan Miroğlu “Posta Kutusu 213 Diyarbakır” belgeselini anlatıyor
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı